Dikey tarım yüksek su tasarrufu ve minimum karbon salımı sağlıyor

Haberler

Dikey tarım yöntemi, şehirlerde tarımsal üretim yapmayı mümkün kılarak karbon salımını minimuma indirirken su kullanımında da en az yüzde 90’a varan tasarruf sağlıyor.

Birleşmiş Milletler Ekonomik ve Sosyal İşler Departmanı (UN DESA) tarafından yayımlanan “2018 Dünya Kentleşme Beklentileri Revizyonu”nda yer alan bilgilere göre dünya nüfusunun yüzde 55’i kentlerde yaşıyor ve bu oranın 2050’ye kadar yüzde 68’e çıkacağı tahmin ediliyor.

Kentlerde artan nüfusun gıda ihtiyacını karşılamada mevcut tarım arazilerinin yeterliliği soru işaretlerine neden olurken, tarım arazilerinde yaşanan problemler, yeni tarım tekniklerinin geliştirilmesini kaçınılmaz kılıyor. Bu noktada kapalı alanda ve topraksız şekilde yapılan dikey tarım, sürdürülebilirlik ve tarımsal üretimi kırsal alandan kentsel alana taşıma gibi özellikleriyle alternatif oluyor.

Dikey tarım yöntemi hakkında AA muhabirinin sorularını yanıtlayan Gebze Teknik Üniversitesi Biyoteknoloji Enstitüsü Müdür Yardımcısı Dr. Ümit Barış Kutman, kentlerde yaşayan insanların güvenli gıdaya kontrollü bir şekilde erişebilmesi için dikey tarım sistemlerinin çok önemli, bu sistemlerin geleceğinin de çok parlak olduğunu söyledi.

Araziyi kullanma etkinliğini artırmak için bitkilerin katlı bir şekilde yerleştirildiği dikey tarım sisteminin, doğru kurgulandığında, geleneksel tarıma oranla su ve gübre tasarrufu sağladığını belirten Kutman, sistemin avantajlarına ilişkin şu bilgileri paylaştı:

“Sirkülasyonlu bir dikey tarım sistemi açık arazide yapılan sulu tarıma kıyasla en az yüzde 90’lık bir su tasarrufu sağlıyor, bu muazzam bir oran. Tabii, suyla birlikte bu sistemlerde yine gübre kullanımında da müthiş bir avantaj elde etmiş oluyoruz çünkü, bu sistemlerde toprak bulunmuyor. Bitkilerin köklerine gübre olarak ihtiyaç duydukları mineral ve besin maddelerini bir çözelti halinde suyla birlikte ulaştırmış oluyorsunuz ve bu suyu da döngüsel kullandığınız için suyu ziyan etmediğiniz gibi gübreyi de ziyan etmemiş oluyorsunuz.”

Kutman, endüstriyel faaliyetler sırasında ortaya çıkan su ve hava kirleticilerin, kimyasal yollarla toprağa karışarak ağır metal kirliliğine neden olabildiğinin, geleneksel tarım için bir risk teşkil edebilen ağır metal kirliliğinin dikey tarımda yerinin olmadığının altını çizdi.

“Geleneksel tarıma alternatif değil, tamamlayıcı bir unsur”

Dikey tarımın dezavantajlarına da değinen Kutman, özellikle aydınlatma, iklimlendirme ve otomasyon ihtiyaçlarının dikey tarımda daha fazla olması nedeniyle kurulum maliyetinin geleneksel tarıma göre daha yüksek olduğunu ve ticari açıdan bakıldığında dikey tarım sistemiyle yetiştirilen ürün çeşidinin geleneksel tarımla yetiştirilenlere oranla daha az olduğunu ifade etti.

Dikey tarımdan fayda sağlanabilmesi için katlı bir sistemde çalışılması gerektiğini vurgulayan Kutman, şunları söyledi:

“Katlar arası mesafenin söz gelimi 50 santim olduğunu varsayalım. Dolayısıyla sizin böyle bir sistemde yetiştirebileceğiniz bitkinin, boyu 40-50 santimi geçmeden hasat edilmesi gerekiyor. Keza çok uzun sürelerde yetişen çok yıllık bitkileri de bu sistemlerin ticari uygulamalarına adapte etmek en azından günümüzde hem ekonomik hem de teknik sebeplerle mümkün görünmüyor. Bu da dikey tarımın konvansiyonel tarıma bir alternatif teşkil etmediğini, gıda arz güvenliği anlamında tamamlayıcı bir unsur olarak faydalanılması gerektiğini ortaya koyuyor.”

Kutman, doğru bir şekilde kurgulanmış dikey tarım yöntemiyle yetiştirilen ürünlerin sağlık açısından bir sorun teşkil edip etmediği hakkında ise “Bu sistemlerde tüm girdiler kontrollü olduğu için ve de ortaya çıkan ürünler son derece sıkı bir şekilde analiz edildiği için biz biliyoruz ki toksik element içeriği noktasında da bu gıdalar geleneksel ürünlere kıyasla çok büyük avantajlar sağlıyor.” değerlendirmesini yaptı.

Geleneksel tarımda taze gıdaların besin değerlerinin standart olmadığını yani yan yana yetişen bitkilerin bile farklı besin değerlerine sahip olabildiğini bildiren Kutman, dikey tarım yöntemiyle yetiştirilen gıdaların besin değerleriyle ilgili tüketicinin bilgi sahibi olabildiğini aktardı.

Kutman, “Bu tür sistemlerde müthiş bir standardizasyon elde edebiliyoruz ve analiz yaptığımız zaman ortaya adeta işlenmiş bir paketli ürün gibi besin değerleriyle ilgili belli aralıklarla rapor etme şansımız oluyor. Dolayısıyla tüketici ‘Ben bu maruldan 100 gram yersem günlük C vitamini, çinko, betakaroten ihtiyacımın şu kadarını karşılayabilirim’ diyebilecek.” diye konuştu. AA

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir